Ana Sayfa » Drama » Jules and Jim (1962)

Jules and Jim (1962)

Bir aşk hikayesi. Ya da bilinen şekliyle ‘aşk ucgeni’. Bir aşkın, iki değil üç kişiyle devşirilmeye çalışılanı. Muhataplardan her birinin digerini olesiye sevdiği ama mutlu sonun olmadıgı…
Ve sonucun ne kadar hazin olduğu bilinse de; insanın, kaderin ona sunduğu tesadüfler karşısında ne kadar savunmasız olduğunu görüyoruz. Hazin sona bilerek gittiğini ve bunu körüklediğini.

Aile kurumunun sancılı başlangıçlara gebe olduğu, tek eslilik-cok eslilik kavramının yarattığı soru işaretlerini, ici kemiren kıskançlık olgusunu, özgürlüğün yeri geldiginde esarete dönüşebildiğini, insanların kaderlerinin ne kadar da ortak olduğunu izliyoruz kare kare.

Her ne kadar cok bilindik ve işlenmiş bir konu üzerinden yola çıkıldığı düşünülse de film hiçbir zaman eskimiyor. Çünkü senaryo kurgusu zekice ve edebiyattan besleniyor, konu ise her çağa uyup güncelliğini koruyor. İnsan oldukça aşkın her sekli var gibi bir nevi…

Filme, iki yakın arkadas olan Jules ve Jim’i tanıyarak başlıyoruz. Paris’te bohem bir hayatın icine çekiyorlar bizi. Aşk, kadınlar, edebiyat ve sanat akıyor gözümüzün önünden. Bir gun bir arkeolojik kazıda bulunan kadın heykelinin yüzünü gördüklerinde hayatlarının değiştiğini bilmiyorlar. Oysa ki kader, yüzünde tarifsiz bir gülümseme olan o kadını Catherine olarak çıkarıyor karşılarına. Üçü arasında başlayan arkadaşlık Paris sokaklarında bir siir gibi akıyor once. Jim’e göre daha muhafazakar olan Jules zamanla Catherine’e olan askını itiraf edip onu evlenmeye ikna ediyor. Jim her ne kadar tepki vermekten kaçınsa da kendine bile açıklayamadığı bir askın icine coktan düştügünü anlıyoruz. Ve Birinci Dunya Savaşı dayanıyor kapıya. İki yakın arkadas iki düşman safında yer alıyorlar. Mektuplarına, birbirlerini öldürmekten cok korktuklarını not düşüyorlar. Uzun süren ayrılıklar, savaşın derin yaraları… Bittiğinde; Jules kaybeden, Jim kazanan taraf olarak geri dönüyorlar. Hayat devam ediyormuş gibi görünüyor sadece. Ta ki; Jim, Jules ve Catherine’i kırsaldaki evlerinde ziyaret etmeye gelene dek.
Jim’in Catherine’e sorduğu; evlilik nasıl? sorusunu Catherine, bir manastıra benziyor diye cevapladığında üçü arasında isler karışık bir hal almaya başlıyor.
Çünkü Catherine filmde özgür kadın karakteri çiziyor. Her anlamda. Yerleşik değil değişken hayatı ve iliskileri seviyor. Seviyorken, kafasına göre çekip gitmeyi ve tekrar dönmeyi… Ve tüm bunların normal olduğunu düşünerek, hesapsız yaşıyor. Normal görülmemesine kafa tutuyor.
Jules o kadar seviyor ki Catherine’i; tüm gidiş dönüşlere razı. Hatta o gitmesin diye Jim ile gözünün önünde aşk yaşamasına bile… Bu noktada film, Jim’in yaşadığı bir anlık kararsızlık ile kırılıyor gibi olsa da ortaya çıkan artık saklanamıyor, yaşanıyor.

İki erkeğin de bilmediği bir şey var ki; Catherine sadece kendine aşık. Kime aşık olursa olsun bununla yetinmeyecek ve hep bir baskası tarafından daha sevilmek icin hiç durmayacak.

Konu oldukça girift. Hareketli kamera çekimleri, anlatıcı dış ses, yönetmenin sahip olduğu enerjiyi yansıtan cekim teknikleri, hızlı anlatım tarzı (hem monolog hem diyalog) ile hikayenin karışıklığını ve çarpıcılığını cok daha net yasıyoruz izlerken.

Filmin yonetmeni François Truffaut. Sinema tarihinin en buyuk ve en yenilikçi yönetmenlerinden biri olarak kabul ediliyor. 1962 yılında çekmiş olduğu bu film de Yeni Dalga akımının en önemli yapıtlarından biri olarak görülüyor. Bir aşkı paylaşmaya çalışan üç kisiye ise; Jeanne Moreau, Oskar Werner, Henri Serre hayat veriyor.

Üç arkadasın/aşığın köprü üzerinde koşup şarkı söyledikleri sahne, sinema tarihinin en bilindik sahnelerinden oluyor. O sahnede Jules, Baudelaire’den alıntı yaparak; “Kadınların kiliseye neden gittiğini anlamak zor, onların Tanrıyla konuşacak neleri olabilir ki?” dediğinde Catherine “Aptalsınız!” diyerek köprüden suya atlıyor. İki adam da arkasından. Anlıyoruz ki; “her kadın bir anlatım bozukluğu” ve erkekler bunu çözemiyor.

image

Doğru ya da yanlış nedir? Bunların kararı kime, neye göre haklılık taşır? Kim kime göre normal veya sıradışıdır, oyle yaşıyordur? Film bu soruları bir yandan sorgulatırken diğer yandan da insana dair olunca pek cok sorunun sığ ve pek cok cevabın ne kadar derin olduğunu anlıyoruz. Kendimize bile itiraf edemediğimiz bircok şey de o cevapları biraz daha derinlestirmekten öteye gitmiyor.

Ve sorular bitmiyor. İnsan, birden cok kisiyi sevebilir mi? Aşk, paylaşılabilir bir his midir?

İyi seyirler!

 

Bir de Buna Bakalım

True Detective 3. Sezon Fragmanı

Büyük yankı uyandıran ilk sezondan sonra ikinci sezonu beklentiyi karşılayamayan True Detective üçüncü sezonu ile …

Bir Cevap Yazın