Son Dakika!
Ana Sayfa » Bilim Kurgu » Doğum Öncesine Sinemasal Bir Bakış: Gravity

Doğum Öncesine Sinemasal Bir Bakış: Gravity

 

Popülaritenin dikkati artık başka yönlere çevrildiğinde bu, onun eski tutsaklarına bakma vaktinin geldiğinin işaretidir. Gravity (Yerçekimi) de aldığı Oscarlar, gişe başarısı ve türlü eleştirilerden nasiplendikten sonra artık, sakin sularda dingin bir sinema ufkuna doğru serbest salınımla seyretmektedir şimdi. Tıpkı kendi içeriğinin salınıma müsait ortamı gibi…

Yönetmen Alfonso Cuaron, yaşamı sınırları dışına taşıyarak ele alıyor filminde. Filmin başında, uzayda yaşamanın imkansız olduğu bilgisi iletiliyor izleyiciye. Yaşamsız ve yerçekimsiz mekanın içindeki yaşam, Dr. Ryan Stone üzerinden anlatılıyor. Ryan, uzayın içindeki yaşamın evi olan dünyanın bir temsili gibi. Ona Matt Kowalski adındaki deneyimli astronot eşlik ediyor. Film yer-gök ikileminin (diyalektik bakışın) dışında kalan, döngüsel hareketlerin geçerli olduğu uzaya uygun olarak kameranın döngüsel manevralarıyla açılıyor. Bir yandan dünyanın bir kesitini öbür yandan sonsuz karanlığı yan yana izleme fırsatı buluyoruz. Bu alanda, gökyüzünü seyretmek ya da örneğin tanrısına dua etmek hasebiyle “yukarı”ya bakan insan için sınırın ötesine geçilmiş, “aşağı” ve “yukarı”nın aradalığı, geçersizleşmiştir.

Deneyimsiz astronot Dr. Ryan, kız çocuğunun ölmünden sonra laboratuvarı ve evi arasında mekik dokuyan, kendini bırakmış bir anne(?). Annelik vasfı, çocuğun kaybıyla vasıfsızlık haline gelmiş. İş dönüşlerinde arabasıyla amaçsızca gezintilere çıkan, esasen uzaydaki o somut boşluğu bir biçimde hayatında da deneyimlemiş bir kadındır Ryan. Kendi yaşamının boşluğu yerine bir “görev”e tutunmak adına uzayın boşluğunu tercih etmiştir. Ya da belki bu bir tercih bile değildir onun için. Sadece onun için sıradaki boşluk demektşr uzay. Nihayet filmle birlikte onu ve kendisine ters bir haleti ruhiyedeki, boşlukta olmayan Matt’i izleriz. Matt, sanki hala yeryüzünde sıradan bir hayat sürüyormuş gibi davranır: müzik dinler, Houston’a ve Ryan’a sözde anılarını anlatır. Ama Ryan, sonsuz karanlığın içinde olduğunu belirgin olarak duyumsamaktadır ve filmin başlarında Matt’in bu rahat tavırlarından rahatsız olur.

Yönetmenin mekan seçimi yapıtına önemli bir avantaj sağlamış. Çünkü karanlık, belirsizliktir. Her insan bu belirsizlikten sayısız şeyler çıkarabilir. Buna rağmen, karanlığın bu yönünü yarattığı karakterlerle ve hikaye işleyişiyle pek de besleyememiş Cauron. Ve Amerikan propagandasına mani olmamış ya da olamamış. Hikayedeki aksiyon “Ruslar”ın kendi uydusunu imha etmeleri sonucunda zincirleme bir patlama dalgasıyla başlıyor. Amerikan bayrağı ve Hıristiyanlık yine Hollywood yapımlarına uygun olarak, gözümüze sokuluyor. Ve Ryan bu felaketlere karşın yüzündeki “tatlı” bir çizikle dünyaya inebiliyor!

Zincirleme reaksiyon nedeniyle Houston’la astronotların iletişimi kopuyor. Houston, dünya sınırının dışında işlevsiz kalıyor. Yapayalnız halde, kendi mücadelelerini vermek zorunda bırakılan astronotların alanına, yönetmenin döngüsel çekim yöntemi sayesinde izleyiciler olarak iyice nüfuz ediyoruz. Çaresizliği bizim de deneyimlememizi istiyor sanki Cauron. Uzaya açılmak dünya içinde bir güç göstergesi olarak anlaşılsa da, onunla karşı karşıya olduğumuzda ne kadar çaresiz olduğumuzu, geniş planlı çekimlerle görmemizi sağlıyor yönetmen.

Bunca hengamenin içinde ölmemek için boğuşmaya başlayan Ryan, bu sayede bir yandan kaybetmiş olduğu kimliğini yeniden yavaş yavaş buluyor. Yönetmen bunu doğum metaforuyla anlatma yoluna gitmiş. Uzay üslerinin arasında ve yaşam mücadelesi veren bir spermden, bir cenine doğru şekil almaya başlıyor Ryan. Yukarıdaki fotoğraf anne karnındaki bebeğin bir tezahürü niteliğinde. Bebeğin anne karnında bağlı olduğu kordonları andıran halatlarla astronotlar birbirlerine ve uzay üslerine bağlanıyorlar. Bir anlamda hayata tutunmaya, boşluğun içinde yok olmamaya çalışıyorlar.

Hikayenin ilerleyen kısımlarında Matt bu mücadelede yenik düşüyor. Ryan ise pes edip intihar etmeye giriştiğinde Matt’in hayalini görüyor. Bu, oksijensiz kalan bünyenin halüsinasyonu mu yoksa mistik bir şeyler mi söz konusu diye aklıma takılınca, bu hayali Matt’in görünmesinin öncesinde ve sonrasında görümüze sunulan şeylerle yorumlamanın yerinde olacağını düşündüm. Bilim ve teknolojinin işbirliğiyle ortaya çıkan uzay üslerinin her birinin içinde astronotlar kendi inançlarına uygun olan dini sembolleri yanlarına koymuşlar. Çinliler, sanırım Budist figürünü, Amerikalılar haçı,… Ryan, istasyonda frekansını yakaladığı bir Çinli’den kendisine dua etmesini ister. Burada klişe bir yolu seçmiş yönetmen: inancın ve ilimin aslında birbirine koşut şeyler olduğu yolunu… “Mesaj” adlı filmin ana fikrinden farksız bir anlatımı tercih etmiş Cauron. O filmde de bilim insanı bir kadınla imanlı bir erkeğin sonuçta amaç ve dayanaklarının aslında aynı yönde olduğu savı ortaya atılıyordu. Yine aynı koşutluğun ön plana çıkarılmak istendiği aşikar. Bunlar olurken bir yandan Çinli erkek ile Ryan’ın diyaloğundaki diğer unsurlar göz ardı edilmemeli elbette. Diyalog diyorum, her ne kadar biri Çince diğeri İngilizce konuşsa da, aralarında bir tür diyalogla, “yaşamın dili” kuruluyor sanki. Ve bu Çinli’nin bir baba olduğunu gelen bebek sesiyle öğreniyoruz. Arada duyulan köpek seslerine dikkatimizi çeken Ryan, ağlayarak bir köpek gibi havlamaya ve ulumaya başlıyor. Bunu nasıl yorumlamalı? Bir benzeri Demirkubuz’un Yeraltı filminde yaşanıyordu. Bu taklit, ilkel halimize dönüşe işaret ediyor olabilir. Baba-çocuk-hayvan… Eksik olan anne de şimdi yaşamın sınırlarının henüz dışında ve anne olmaktan çok uzakta. Daha ilkel bir canlı formuna yakın duruyor. Ryan, Çinli babadan kendisine dua etmesini istiyor (Matt’i de kızımı görürsen onu sevdiğimi söyle, diye uğurluyordu). Yine de bu yaşam karşıtı ortamın içinden çıkışı bilim-inanç işbirliği sayesinde buluyor ana karakter.

Mekanıyla birçok düşünceye kapı açan Gravity, bu derinliksiz ve peşinkaygılı yanları dışında, yaşamın ne demek olduğunu yeniden düşünmek gerektiğini hatırlatıyor bizlere. Matt’in hayali, Ryan’a eğer uzayda kalırsa ona kimsenin zarar veremeyeceğini, huzurlu olacağını söylüyor. Neden gidesin ki, diyor. Aslında tam tersine bir itki yaratmak adına söyleniyor bu. Çünkü insan ölüme yakın olduğu anlarda neredeyse hep yaşamı seçer. Doğal bir eğilimdir bu, mayamız böyledir. Ryan da yaşama doğru, yani bir bakıma doğuma doğru yeniden “inanarak” ve “bilim-teknoloji” araçlarını kullanarak hareket ediyor. Kapsülle birlikte meteorları andıran uzay üssü parçaları da sanki fırlatılmış gibi dünyaya düşüyor. Burada dünyaya düşen Adem ve Havva hikayesi ile Sartre’ın “insan dünyaya fırlatılmıştır” sözünü anımsıyorum. Ve dar bir kapsülün içinde suya düşüyor Ryan. Kapsül bir yandan yanıyor öbür yandan içi suyla doluyor. Bu kapsül anne karnını ve su da rahimdeki sıvıyı çağrıştırıyor. Ryan son aşamaya geliyor. -Artık burada kalamaz, doğum gerçekleşmelidir.- Nihayet Ryan yüzeye çıkıyor ve kumsalda yavaşça sırasıyla kendi ayakları üzerinde durup, ilk adımlarını atmaya başlıyor. Yerçekimi, yaşamın çekimi, yürürlüğe giriyor.

 

Kadir Demiryürek

İstanbul'da doğdu, Ankara'da büyüdü. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden mezun oldu. Toplumun onayladığı hiçbir vasfa sahip değil. Hiçbir yerde çalışmıyor.
Kadir Demiryürek

Latest posts by Kadir Demiryürek (see all)

Bir de Buna Bakalım

Once Upon a Time in Hollywood Filminin Beklenen Fragmanı Yayınlandı

Quentin Tarantino’nun yazıp yönettiği ve kariyerinin 9. filmi olan Once Upon a Time Hollywood için …

2 yorum

  1. Biraz felsefik biraz da mistik havadaki bakış açısıyla yapılmış yorumu sevdim. Filme gelirsek; bence artık hepimize sıradan gelen şeyleri enteresan göstermeye çalışıp da başaramamış derim. Bilimkurgu deniyorsa; “az” bir film olmuş. Her şey bu kadar hızla ilerliyorken, bilimkurgu dendiğinde daha fazlasını bekliyorum ben. En azından şahsım adına.
    Selamlar!

  2. Kadir Demiryürek

    Bütünüyle katılıyorum. İlk izlediğimde beğenmemiştim filmi. Sonra bu en iyi film Oscar’ı bu kadar da kötü bir şey olamaz herhalde dedim ve daha dikkatli izledim. Ve biraz da kendi bakışımla belki de zorlama ilişki kurarak ancak bu kadar yorumlayabildim. İnterstellar’dan umutluyum ama boş bir umutmuş gibi geliyor ndense (:
    İlginiz için teşekkürler…

Bir Cevap Yazın