Son Dakika!
Ana Sayfa » Dizi » Devbakışı İnsanlık: Shingeki no Kyojin (Attack on Titan)

Devbakışı İnsanlık: Shingeki no Kyojin (Attack on Titan)

   Japon animasyonları olan animelerin şanı dünyaya çoktan yayıldı. Fakat pek bir yabancı gelirdi bana bu yapımlar. Bunda yerli televizyon kanallarının dünyaya kapalı olmasının da etkisi olduğunu düşünüyorum. Ama neyse ki internet var.

   Hayao Miyazaki animelerini izleyince bambaşka bir hayal gücü coğrafyasıyla tanışmış oldum. Nice filmlere taş çıkartacak çizgifilmler nasıl mümkünmüş, anladım. Anime dünyasına ikinci adımda distopik bir dünyanın konu edildiği Shingeki no Kyojin (Attack on Titan) ile tanıştım. Tanıtım fragmanında, abartılı, Godzillavari bir yapımla karşı karşıya olduğumu düşündüm. Lakin yine can sıkıntısının harman olduğu günlerimden birinde “hele bir açıp izleyeyim” dedim. İyi ki de demişim…

 

2009 yılında çıkarılan bir manga olan Shingeki no Kyojin, 2013 yılında anime olarak izleyiciyle buluşmuş.

Gelelim spoiler kısmına…

İnsanlar dünya üzerinde gül gibi yaşar iken (?) birden devler ortaya çıkıverir! Neden, nasıl ortaya çıktıkları belli değildir. Belli olan şey: devlerin insanları yemekten zevk aldıkları. İnsanlık yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır ve son çare olarak, iç içe daireler şeklinde yüksek surlardan oluşan görkemli bir şehir inşa edip, oraya sığınırlar (Almanya’nın Nüberlingen kentinin yapısına benzemektedir). Devler 100 yıl boyunca bu surları aşamaz.

Sina, Rose ve Maria Surlarından Oluşan Şehir Planı

Anime işte tam da bu 100. yılda başlar… İnsanlar adeta 100 yıllık bir uykudadırlar. Şehrin asayişi ve surların güvenliğinden sorumlu polisler, sıkıntıdan kendilerini içkiye kumara vermişlerdir. İnsanlar, surların dışındaki dünyanın kalanını umursamadan, hatta öyle bir yer yokmuş gibi yaşamaktadırlar. Bu halden rahatsız olan, Eren Yeager adındaki çocuk, ailesiyle birlikte ilk surun girişi olan bölümde yaşamaktadır (Shiganshina bölgesi). Eren’in her daim yanında olan yetenek abidesi üvey kız kardeşi Mikasa, ve bu ikisinin en yakın arkadaşları olan zeki ve pasif Armin. Üç çocuk, üç arkadaş, insanlığın geri kalanından ayrıksı ana karakterleridir hikayenin. Eren sürekli hayvan çiftliği diye isim taktığı bu yerden çıkmak, bu insanlardan uzaklaşıp dış dünyayı keşfetmek istemektedir. Bütün devleri yok etmek istiyordur. Eren yaşam için gereken asli güdülere sahiptir. Amacı ve keşif arzusu vardır. Derken devasa, surların boyundan bile uzun bir dev belirir. Surları yıkmaya başlar. “Zırhlı dev” dedikleri bir diğeri ise kapıyı kırar ve diğer devlere davetiye çıkarmış olur. İnsanlar rüyadan uyanır… Kaos ortamı içinde Eren annesini kurtarmaya gider ama başaramaz. Bir devin onu diri diri yediğine dehşet içinde şahit olur. Surların giriş kısmı olan, havuzu andıran Shiganshina bölümü düşer, genel nüfusun 5’te 1’i devlere yem olur, hayatta kalanlar ilk surun ardına çekilir.

Başta abartılı olduğu önyargısına kapıldığım animenin daha ilk bölümlerinde beni ekrana kilitlediğini belirteyim. Saygı uyandıran çizimler animasyona çevrilirken, momentler o kadar iyi ayarlanmış ki, belirli bir anda tam da size aksettirilmek istenen duyguyu yaşayabiliyorsunuz. Mesela, bir polis memurunun kucağında, arkalarında bırakmak zorunda kaldıkları annesinin katledilmesini seyreden Eren’i izlerken, kendi annesinin ölümünü düşünmeyen kişioğlundan kaygı duyarım.

Hikayenin bir bölümünde bir komutan, “bir rivayete göre, eğer insanlar kendilerinden daha güçlü ve acımasız bir düşmanla karşılaşırlarsa, birbirlerine zarar vermeyi bırakıp sırt sırta verirler diye düşünen biri bu devleri yaratmış. Bunun hakkında ne düşünüyorsun?” diye sorar Eren’e (bu, devlerin doğal olmayışına ve neden ortaya çıktıklarına dair ipucu niteliğindedir).  O da bunun safça bir düşünce olduğunu, bu surların ardında da insanların hala birbirlerini öldürüp zarar verdiklerini söyler. Ki Eren haklıdır… Öyle ki, yıllar önce köle tüccarları Mikasa’nın anne ve babasını vahşice öldürmüş, Mikasa’yı da “sapık bir zengine” satmak üzere kaçırmışlardır. Eren Mikasa’nın esir olduğu eve gider ve ilk tüccarı öldürür. İkincisi Eren’in üstüne atılır. Şokta olan Mikasa’nın yardımını isteyen Eren, “savaşmazsan kazanamazsın” düsturunu tekrarlaya tekrarlaya Mikasa’yı kendine getirir. Böylelikle çocuk yaşta cinayetle tanışan, insanların kötülüğüne hiçbir kabahatleri yokken maruz kalmış iki çocuk, savaşmadan kazanamayacakları yaşamın ilk dersini ağır bir şekilde öğrenmişlerdir.

Mikasa

İkinci ders, Mikasa’ya verilir. Eren’i ve onunla birlikte ikinci kez ailesini kaybettiğini düşünen Mikasa, üstün savaş kabiliyetine rağmen bir anda duruluverir. Mücadele etmek için bir anlam bulamaz. Her şeyini yitirmiştir. Ama bir dev onu yakalamak için hamle yaptığında, dalgınlığına rağmen, otonom bir tepkiyle kendini savunur. İşte o anda çakraları açılır Mikasa’nın. Annesiyle olan anıları canlanır. “Bunu aslında hep görüyorduk, ama görmemezlikten geliyorduk” derken, o anıda neşe içinde çiçeklere bakarken, bir çekirgenin bir kelebeği kemirmekte olduğunu görür ve hiçbir şey görmemiş gibi yüzünü başka yöne çevirir. “Hayat acımasızdır. Bunu hep biliyorduk”… “Savaşmazsan kazanamazsın”… Bütün mesel, hikayenin kaynağı, işte burada açığa çıkar. Yaşam bir mücadele sahasıdır. Her canlı yaşamak için savaşır, öldürür. İnsan ise, hem kendi türüne hem doğaya zarar veren bir mahluktur. Belki de devlerden bile daha çok… Yaşamak için bunları yapmasına gerek yoktur, ama yine de kötülük yapmaktan geri durmaz. Kim bilir, belki de insanın doğası tam da böyle bir canlı olmaktır. Bu yerde savaşmazsa Mikasa’ya acınmayacaktır. Ya mücadele edip bu acımasızlığa bir dur diyecek ya da acılar içinde ölecektir. Ama otonom tepkisinden de şu anlaşılmaktadır ki, bedeni doğal olarak yaşamaya eğilimlidir. Mikasa Eren’i kaybetmiş olsa bile, yaşamın bu düzenini görüp anlar. Tek çare savaşmaktır. Sanki başka bir seçenek sunmamaktadır yaşam. Ve bu kavrayış Mikasa’nın yüzündeki ifadeyle çok başarılı bir şekilde resmedilir. Yüzüne bakınca, ne çoğu savaşçı gibi korku ifadesi ne de bazı savaşçılar gibi, yahut Eren gibi bir dev azmanı bakışı görebiliriz. Memnuniyetsiz bir boyun eğiş söz konusudur onun için. Yaşamın böyle oluşu oldukça can sıkıcıdır. İnsan bu yerde çaresizdir. Bu yüzden Mikasa, tanrılar tarafından sonsuza kadar bir kayayı her seferinde düşeceğini bile bile dağın doruğuna taşıyan Sisifos gibi, ölüm olgusunu bile bile savaşa geri döner.

Animenin toplumsal katmanları ve bunların kendi iç yapılarını ustalıkla ortaya koyduğunu da söyleyeyim. Tehlikeye en yakın olan Maria surunun ardında halk yaşamaktadır. Kıtlık, salgın gibi sorunlarla ilk boğuşacak olan da bu kesimdir. Çoğunluğun derdi, kralın yaşadığı Sina surlarının ardına gidip paçayı kurtarmaktır. Yöneticiler lüks içinde ve halktan bihaber, yalıtılmış bir hayat sürerler. Devlet sistemindeki organlar birbirlerinin kuyularını kazmakla meşguldürler. Tüccarlar insan hayatlarının yerine karlarını artırmakla ilgilidirler. Ve oldukça da söz sahibidirler, polislere dahi kafa tutup, yüksek yerlerdeki tanıdıklarından dem vurarak herkesi tehdit etme cürretini gösterirler. Din adamı, ki apayrı bir vakadır, aynı zamanda kadın isimleri olan Maria, Rose, Sina surlarının tanrı tarafından yapıldığını söyler ve hiçbir devin o surları aşamayacağını iddia edip, surlara ibadet edilmesini vaaz ederek mürit toplamaya çalışır.

Her bölümü 20 dakika kadar olan ve art arda izleyip bitiriverdiğime üzüldüğüm bu şaheser, izlemeyenlerin ellerinden öper. 2. sezonunda daha ayrıntılı analizlerin olmasını umuyorum. Kesinlikle izlenmesi gereken bir anime. İyi seyirler…

Kadir Demiryürek

İstanbul'da doğdu, Ankara'da büyüdü. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden mezun oldu. Toplumun onayladığı hiçbir vasfa sahip değil. Hiçbir yerde çalışmıyor.
Kadir Demiryürek

Latest posts by Kadir Demiryürek (see all)

Bir de Buna Bakalım

Natalie Portman’lı Lucy in The Sky’dan İlk Fragman

Fargo dizisinden hatırlayacağınız Noah Hawley‘nin ilk uzun metraj projesi olan Lucy in The Sky için …

Bir Cevap Yazın